Düşler Ovası Dediler Ki... Parov Stelar - Electro Swing Ondan Sorulur! Banshee - Karanlık Bir Kasaba Hikayesi The Time Traveler's Wife - Zaman Yolcusunun Karısı

5 Kasım 2012 Pazartesi

Biz Eskiden


“Biz küçükken topaç çevirir, çelik çomak oynardık, fazla oyuncağımız yoktu. Siz, şimdiki nesil, çok şanslısınız.” cümleleri size de tanıdık geliyor mu? Bir şeyden şikayet ettiğinizde, oyuncağınızı korumayıp kırdığınızda, beğenmeyip daha iyisini istediğinizde, mutlaka benzer şeyleri duymuşsunuzdur. 90’larda büyüyen her çocuk, teknolojinin evrilmesine şahit olmuş, bu geçiş sürecinde kafası karışmış, “Atari istiyorum, sanal bebek benim olacak, yeni Lego’lar çıkmış ondan alalım!” naralarıyla çarşıda, marketlerde zıplayan, anne babasını peşinden koşturan haylaz bir çocuktur. Yeni çıkan her şeyin, üstelik henüz sanal dünya böylesine gelişmemişken, bu derece hızlı yayılıp fenomen haline gelmesi ve yıllar geçmesine rağmen unutulmaması 90’lı yıllara özgü, enteresan bir durumdur.

İnternetin hayatımızda şimdiki gibi büyük bir yeri ve önemi yokken, cep telefonlarımıza ve bilgisayarımıza henüz bağlanmamış, haberleşme araçlarımız ev telefonları ve mektuplarken, televizyon elbette ki günlük yaşantımızda en büyük yeri kaplıyordu. Sabah “Sabah Şekerleri” ile güne başlanıyor, gündüz kuşağı programları ve pembe dizilerle gün devam ediyor, akşam aile toplandığında çay, patlamış mısır ya da kestane eşliğinde yerli dizi izleniyordu. Süper Baba’yı izlemek için Cuma akşamını iple çekmeyi, Pazartesinin gelmesini sevdirebilecek tek durum olan Pazar akşamlarının efsanevi dizisi Bizimkiler’i, Salı akşamlarının vazgeçilmez dizisi Mahallenin Muhtarları’nı hayatımızda bu derece izler bırakmışken kim unutabilir ki? Hele ki 90’lı yılların çocukları, eğer ki kış gelince sokağa çıkamıyor ve evde oturmak zorunda kalıyorsa, Hugo’nun ailesini kurtarmayı, Tsubasa’nın şahane gollerini, Alf’in esprilerini, Şeker Kız Candy ile gözyaşı dökmeyi, Heidi‘nin Alpler’den Frankfurt’a uzanan yolculuğunu, Red Kit’in Düldül’ünü, kötülerle savaşan Ninja Kaplumbağalar’ı, Casper’i, Jetgiller’i, He-Man’i, Şirinler’i ve daha nicelerini nasıl unutsun ki? Hele bir de hafta sonu Barış Manço’yla ıspanak yemeyi sevmek, dişleri fırçalamayı öğrenmek, şarkı söyleyip 10 puanı hak etmek ve üstüne bir de dünyayı gezmek vardı ki, söyleyin nasıl unutulsun?

90’lı yıllarda televizyon ve müzik dünyasında çok fazla şey yaşandı. Günümüzün televizyon ve müzik kültürünün oluşmasını sağlayan düzen aslında o yıllarda gelişti. Türk halkının dizi izlemeyi sevmesi 80’lerde Küçük Ev, Mavi Ay, Yalan Rüzgarı, Kara Şimşek gibi ithal dizilerle ve Türk edebiyatının baş yapıtlarının televizyona uyarlandığı Çalıkuşu, Aşk-ı Memnu, Yaprak Dökümü dizileriyle başladı diyebiliriz. 90’lar geldiğinde televizyon artık her eve girmiş, yerleşmiş, evin adeta bir ferdi haline gelmişti. Trt’den sonra özel kanalların birer birer açılmaya başlaması ve sektörün hızla yükselen ekonomik değeri, beraberinde yeni iş kapıları açtı: Dizilerde oynamak/yapımında rol almak ya da şarkıcı olup klip çekmek. Her iki durumda da sonuç “televizyona çıkmak” oluyordu. Hal böyle olunca 90’larda televizyonculuk önü alınmaz bir yükselişe geçti. Kanallar dizilere, gündüz programlarına ve gece yayınlanan “talk show”lara büyük yatırımlar yaptı. Cem Özer’le Laf Lafı Açıyor, Okan Bayülgen’in keşfedildiği Gece Kuşu, Türk televizyon tarihinde gece yayınlanan şov programlarının başlangıcı sayılır. Tabi bir de haber programlarını unutmamak lazım; gazeteci Uğur Dündar’ın önemli haberlere imza attığı Arena, Ali Kırca’nın hala devam eden tartışma programı Siyaset Meydanı, Mehmet Ali Birand’ın 32. Gün’ü, bir zamanların gündemden düşmeyen haber sunucusu Reha Muhtar ve onun da modaya uyup yaptığı Ateş Hattı ve şüphesiz ki, hala herkesin hatırladığı, mağaralardan, köylerden ilginç haberler toplayan Saadettin Teksoy’un efsanevi programı Teksoy Görevde, günümüzde internet arşivciliği sayesinde unutulmaz anları ile zaman zaman yeniden hatırlanıyor.

Müzik sektörünün gelişmesi de televizyon ile paralel bir süreç izledi. Önceleri yalnızca radyolar sayesinde tanınan sanatçılar, televizyonun gelişmesi ve Amerikan kültürünün tüm dünyaya kazandırdığı “klip” çalışmaları ile şarkılar işin profesyonelleri tarafından çekilen görüntüleri eşliğinde televizyonda yayınlanmaya başlandı. Güncel müzik, nam-ı diğer pop müzik, 90’larda tam anlamıyla zirve noktasına ulaştı. Yonca Evcimik, Serdar Ortaç, Kenan Doğulu, Hakan Peker, İzel-Çelik-Ercan, Harun Kolçak, Sertab Erener, Levent Yüksel, Tarkan ve ismini saymak isteyip satırlara sığdıramayacağımız daha birçok isim 90’larda kasetleri ve klipleriyle her yerde karşımıza çıktılar. Bir yandan “unutulmaz şarkılar” diye adlandırılan şarkılar ardı ardına geliyor, bir yandan da bazı yapımcıların dikkat çekmek uğruna müzikten anlamayan kötü sesli şarkıcılara yaptıkları albümlerle piyasa kirleniyordu. Bugün baktığımızda, 90’larda çıkan çoğu şarkıcı hala müziğe devam ederken, tutunamayanlar tarihin tozlu sayfalarına gömülüp gitmekten kurtulamadılar. 

Teknolojinin yaşadığımız çağları değiştirdiğini yılları dönemlere ayırdığımızda daha net görmek mümkün. İnsanlık geliştikçe, çağlar da gelişti, değişti; bugün küçücük bir çipe sığan bilgiler, zamanında raflarda dosyalar halinde saklanıyordu. Hal böyle olunca, eskide kalmış, unutulmaya yüz tutmuş birçok şey birikiyor. Kasetten şarkı dinlemek, bant bozulduğunda kalemle sarmak, “internetten indirmek” deyimi henüz olmadığından radyo başında sevdiğin şarkıyı beklemek milenyum çağına kadar normal bir şeydi. 2000’lerde doğan çocukların anlatılacak bu tür şeylere yabancı kalması, size de tuhaf gelmiyor mu? Ne kadar yeni çağ sürecinde bu geçişleri yaşamış olsak, çabuk adapte olduğumuzu söylesek bile, geçmişin değerli olduğunu, bu yüzden de unutamadığımızı kabul edelim. 

“Bilgisayar çağı”nda çocukların eve kapandığı, herkes tarafından ısrarla söylenen biten komşuluk ilişkilerinin kimse tarafından düzeltilmeye çalışılmaması, geniş ailelerin önce çekirdek ailelere, sonra da parçalanan ailelere dönüşmesi, yaşadığımız çağın olumsuzlukları. 90’larda çocuk olmayı doya doya yaşamış biri olarak, sokakta sek sek oynamadan, “dokuz taş”ta mermer taşlarını topla devirip sonra da dizmeye çalışmadan, lastik ipte akrobasi hareketleriyle bölüm geçmeye çalışmadan çocuk olmanın tam anlamıyla zevkine varılamayacağını düşünüyorum. Ne yazık ki, çocuklar bunlardan kopuk büyüyor artık. Elinde cep telefonu olan, yalnızca odalarındaki bilgisayarla arkadaşlık kuran çocuklar sizi de ürkütmüyor mu? 

Yaşadığımız şu çağda eski alışkanlıklarımız birer birer kayboldu; saatlerce sokakta top oynayan çocukların bağırışları milenyumun gelmesi ile yavaş yavaş azaldı, gazeteler kupon vermekten vazgeçti, mahalle arasında simit satan amcalar kayboldu, biz insanlar kendi içimize kapandık ve 90’ların ruhu bütünüyle kayboldu. 

90’lı yılların çocukları, büyüklerin her zaman dem vurduğu “eski ve güzel günler”in son dönemini yaşadı. 2000’lerle birlikte bir devir kapandı, başka bir devir açıldı. Şimdilerde, çoğalan olumsuzlukların arasında, kendi dünyalarımızda kendi 80’lerimizi, 90’larımızı yaratmaya çalışıyoruz hepimiz, bu anmalar hep ondan. Ancak o günleri geri getirmek mümkün değil; çok değiştik, başkalaştık, bambaşka bir çağa atladık. Bize kâr kalan, o günleri yaşamış olmak artık...


20 Ekim 2012 Cumartesi

Dediler Ki...

"Kaybedilen en kıymetli eşyanın, servetin, her türlü dünya saadetinin acısı zamanla unutuluyor. Yalnız kaçırılan fırsatlar asla akıldan çıkmıyor ve her hatırlayışta insanın içini sızlatıyor. Bunun sebebi herhalde "bu böyle olmayabilirdi!" düşüncesi, yoksa insan mukadder telakki ettiği şeyleri kabule her zaman hazır."   Sabahattin Ali - Kürk Mantolu Madonna, 1943

"Hayat size beklentilerinizin çok ötesinde bir düş sunduğunda, sona geldiğinizde üzüntü duymanız mantıklı değildir."   Stephenie Meyer - Alacakaranlık, 2005

"Ben bağımlıları takdir ederim. Herkesin kör bir kaza kurşununa veya ani bir hastalığa kurban gitmeyi beklediği dünyada, bağımlıların yolun sonunda kendilerini neyin beklediğini bilmek gibi bir lüksü vardır. Nihai kaderin kontrolünü biraz olsun eline almıştır ve bağımlılığı sayesinde ölüm sebebi büsbütün sürpriz olmaktan çıkmıştır."   Chuck Palahniuk - Tıkanma, 2001

"Unutmak bir mezar kazmak, unutulması gerekenleri oraya gömmek ve üstüne işaret koymamaktır."   İnci Aral - Unutmak, 2008


6 Ekim 2012 Cumartesi

Goran Bregović - Balkan Müziğinin Efsanesi

Müziğin dili, dini, milleti olmadığını en güzel şekilde anlatabilen insanlardan biri Goran Bregović. Bestelediği şarkılar, film müzikleri ile yalnızca Balkanlarda değil, tüm dünyada çok seviliyor. Balkan müziği deyince akla ilk olarak o geliyor; hüznün ve neşenin bir arada bulunduğu Balkan müziği, Bregović ve orkestrasıyla bir başka türlü hayat buluyor.

Goran Bregović, 1950 yılında Saraybosna'da doğdu, Sırp anne ve Hırvat babanın çocuğuydu. 16 yaşında konservatuardaki keman eğitimini yarıda bırakarak Bijelo Dugme grubunu kurdu. Grup, daha sonra Yugoslavya'daki en ünlü gruplardan biri olacaktı. 1974'de ilk albümlerini yayınladılar. 1978 yılında film müziklerine el attı, ancak herkes tarafından tanınması ve izleyiciyi müziğiyle 12'den vurması 1988 yılında Çingeneler Zamanı ile olacaktı. Emir Kusturica'nın başyapıtı Çingeneler Zamanı, en az senaryosu kadar müzikleri ile de damga vuran bir film oldu. Ederlezi rüzgarı bugün hala ülkemizde de esmeyi sürdürmekte.

Bregović'in film müzikleri Çingeneler Zamanı ile sınırlı kalmadı; Arizona Rüyası, Yeraltı filmlerinde de Emir Kusturica ile çalışmaya devam etti ve efsane şarkılara imza attı. Son olarak da, 2008 yılında gösterime giren Can Dündar belgeseli Mustafa'nın müziklerini de yaptı.

Goran Bregović, ülkemizde de çok sevilen bir müzisyen. Birçok şehirde konser verdi, şarkıları Türkçe olarak çeşitli sanatçılar tarafından seslendirildi. 1997 yılında Sezen Aksu ile çalıştığı Düğün ve Cenaze albümünde çalıştı, birlikte bugün hala dinlemeye doyulamayan şarkılara imza attılar. 

İzmir'de 8 yıldır düzenlenen Balkanlılar Halk Dansları Festivali'nde dün gece 2. defa konser verdi Goran Bregović. Kordon'da, çimlerin üstünde binlerce kişi onun şarkılarıyla dans etti. Deyim yerindeyse kurtlarını döktü konsere gelenler. Orkestra çalıp söyledikçe müziğin dilinin önemi kalmadı, herkes ritimlere kapıldı, gitti. Ederlezi'nin ezgileri yükseldiğindeyse, hep bir ağızdan bu ağıta eşlik edildi, Çingeneler Zamanı'nın sahneleri canlandı gözümüzde. Goran Bregović ve orkestrası dün gece İzmirlilere unutulmaz bir gece daha yaşattı, Balkanların rüzgarı dün gece körfezde tatlı bir esinti bıraktı.



2 Ekim 2012 Salı

Hollaback İstanbul

Birinin siz sokakta yürürken arkanızı kolladığını bilseniz nasıl hissederdiniz? Sokakta rahatça, özgürce ve korkusuzca yürümek nasıl olurdu acaba? Bugün dünyada da, ülkemizde de milyonlarca insan bunun nasıl bir duygu olduğunu bilmiyor. Sokak tacizleri bilhassa kadınların hemen hemen her gün başına gelen ve maalesef çoğu zaman karşı koyulamayan, insanın bir anda hayat enerjisini emebilen çirkin bir şey.


İşte Hollaback bunun önüne bir nebze olsun geçebilmek için kurulmuş bir oluşum. 2005 yılından beri dünyadaki birçok kadının derdini anlatabildiği, tacizcilerin ifşa edilebildiği bir sanal oluşum. Burada sokak taciziyle ilgili her konu tartışılıyor, tavsiyeler verilebiliyor ve mağdurlara yardım için organize olunabiliyor. Hiçbir şey yapmamaktan çok daha iyi değil mi?

Hollaback oluşumu dünya şehirlerinde yavaş yavaş yayılırken, dünyanın en büyük ve kalabalık şehirlerinden biri olan İstanbul için de harekete geçilmesi kaçınılmazdı. Türkiye'de sokak tacizlerinin en çok yaşandığı şehirlerden biri olan, özellikle turistlerin aynı oranda sıklıkla tacize uğradığı şehir olan İstanbullu kadınların arkasında artık Hollaback İstanbul var.

Hollaback İstanbul adresinde kadınlar hikayelerini paylaşıyor, tacize uğradıkları yerleri işaretleyerek hemcinslerini uyarıyor, kısacası sessiz kalmamayı tercih ediyorlar. Tacize uğramak çoğu zaman karşılığını veremediğiniz, sizi içten içe yiyip bitiren bir durum haline dönüşebiliyor. Üstelik kolluk kuvvetleri karşısında her zaman ispatlanabilir bir durum olmamasından dolayı mağdurların çözüm için harekete geçmesi pek mümkün olmuyor.

"Ee bunun ne faydası var? Ceza mı alacak yani tacizciler?" diyenler çıkabilir. İnanın, cezayı geçelim, bazen sadece birine anlatabilmek, birinin desteğini alabilmek bile çok faydalı olabiliyor. Hiçbir şey yapamayıp, sessiz kalmaktan kat be kat iyidir. Zaten burada amaç -çok klişe olacak belki ama- farkındalık yaratmak. Üstelik küçük çaplı çözümler bile bulunabilir, mesela bu videodaki gibi:



http://canimizsokakta.com/
http://istanbul.ihollaback.org/
http://www.ihollaback.org/


LinkWithin

Related Posts with Thumbnails

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı