Düşler Ovası Dediler Ki... Parov Stelar - Electro Swing Ondan Sorulur! Banshee - Karanlık Bir Kasaba Hikayesi The Time Traveler's Wife - Zaman Yolcusunun Karısı

14 Ağustos 2010 Cumartesi

Jeux D'enfants - Cesaretin Var Mı Aşka?


- Tek hayalimiz, ölümsüz bir aşkımızın olmasıydı.

Bir ömür sürecek bir oyunun içinde aşka vakit bulamamak, oynamayı daha çok sevmek, bir aşk hikayesinin büyüsünü yitirmesine neden olabilir mi? Asla! Sophie ve Julien oyundan da, aşktan da hiçbir zaman vazgeçmedi. Zaten aşk iki kişilik bir oyun değil miydi?

- Büyüyünce ne olacaksın?
- Ben diktatör olacağım ya sen?
- Ben turta olacağım.

Sophie ve Julien, daha küçük bir çocukken bir oyun oynamaya başlar: "Cap ou pas cap?" Ellerinde bir teneku kutu, "Var mısın, yok musun?" anlamına gelen sözcüklerle hayatlarını bir oyuna bağlarla adeta. Büyüseler de hiç değişmemiştir bu kurallar. "İç çamaşırlarını giysilerinin üstüne giyip sınava gitmeye var mısın?" der Julien Sophie'ye. Sophie oyuncak teneke kutuyu devralır elinden, Julien'in dediğini yapar ve öyle gider sınava. Sophie kızgın bir anında oyuncağı tutuşturur eline Julien'in ve "4 yıl görüşmemeye var mısın?" der. Oyun bu ya, kimse vazgeçmek istemez, vardırlar hep, aşkları da, oyunları da var olur, son güne kadar.

- Bu bir oyun mu?
- Sen başlattın.
- Ben başlattım ama sen sonunu getiremedin.

Jeux D'enfants, saplantılı bir aşkın izlerini anlatır, en komik, en hüzünlü haliyle. Yaşanamamış gibi görünen bir aşkın, aslında her nefeste yaşandığını anlatır bizlere. Guillaume Canet ve Marion Cotillard öyle güzel iki aşık gibi görünürler ki gözünüze,bu saplantılı aşka saplanmış olmayı dilersiniz. Filmin görsel efektleri de oldukça önemli bir yer tutuyor filmde. Yönetmen Yann Samuell'in elinden öylesine yaratıcı bir iş çıkmıştır ki, senaryosuyla zaten birçok türünden farklı kılınan bu film, daha da etkileyici hale gelmiştir. Hele bir de La Via En rose şarkısı vardır ki, filmin belkemiğidir adeta. Benim gibi bu şarkıyı sevenler, tapacaktır filmden sonra.

Sophie ve Julien'in aşkı, öyle bildiğimiz aşklardan değil. Korkutucu, ürkütücü, acımasız ve tutkulu. Çoğumuzun altından kalkamayacağı derecede bir masal adeta. Eminim ki, onların yerine birçok kişi geçse çoktan bırakmıştı bu oyunu. Sahi, siz bırakır mıydınız gerçekten? Sevdiğiniz birinden yıllarca uzak kalmak, değer midir bir çocuk oyununa? Aşk, her daim aşktır mı diyorsunuz yoksa? Sahi, cesaretiniz var mı aşka?

- Cap ou pas cap?
- Cap!



1 Ağustos 2010 Pazar

Bitiş Çizgisindeki Altın Kadınlar


Ne güzel, bugünlerde göğsümüz kabarıyor, gururlanıyoruz. Rüzgarın kadınları, bitiş çizgisinde Türk bayrağını dalgalandırıyor. Altın gibi kadınlar, altın madalyaları tek tek topluyor. Avrupa Atletizm Şampiyonası bu defa bizim için umut dolu, gurur dolu şampiyona oldu. Elvan Abeylegesse kadınlar 10.000 metrede , Nevin Yanıt kadınlar 100 metre engellide Avrupa Şampiyonu oldu. Türkiye, iki ayrı dalda altın madalya kazanarak, atletizmde uzun bir aradan sonra başarı çıtasını yükseltti.

Birkaç gün arayla geldi bu güzel haberler. Önce Elvan çıktı piste, koştu koştu, 10.000 metreyi katetti, dile kolay. O incecik, dokunsan kırılacakmış gibi duran bedeninin aksine, öylesine dayanıklı ve inançlı ki; aslının geldiği o kara kıtanın topraklarından aldığı güç ile Türkiye için katıldığı bütün koşularda canla başla yarışıyor ve çoğu zaman da madalyasız dönmüyor Elvan, hayret etmemek, gururlanmamak, duygulanmamak elde değil...

İkinci gurur haberi ise Nevin Yanıt'tan geldi. Bir Türk kadını daha fethetmişti Barcelona'yı. Nevin engelli koşusunda engel tanımamış, rüzgarı arkasına alarak 100 metreyi 12.63 saniyede koşmuş ve altın madalyanın sahibi olmuştu. Üstelik finale çıkana kadar yarıştığı bütün yarışları da kazanmıştı Nevin. Altına giden yolda parlayarak ilerlemişti, işaret etmişti aslında. Koştu, engelleri bir bir aştı ve bitiş çizgisinde altın madalyasına ulaştı.


Bir kadın olarak, göğsüm ayrı bir kabarıyor, biraz daha fazla duygulanıyorum. Kadının gücünü, azmini gördükçe umut doluyorum ben. Süreyya Ayhan ile başlayan koşuda altın madalya gururunu Elvan Abeylegesse ve Nevin Yanıt ile devam edebildiğini görünce; insanın isteyince, çalışınca yapamayacağı şey olmadığını görüyorum.

Elvan şimdi 5000 metrede deneyecek şansını.  Şansı madalyaya dönüştürecek yetenek fazlasıyla var Elvan'da, bekleyip göreceğiz. Nevin ise gözünü olimpiyatlara dikmiş, şimdiden başlayacak çalışmalara. Kararlı ve yetenekli bir kadının önünde hiçbir engel duramaz, onu kanıtlamaya devam edecek bizlere. Biz de izleyip alkışlayacağız onları, ellerimiz acıyana kadar...

Not: Az önce Türkiye adına Alemitu Bekele 5000 metrede altın madalya, Elvan Abeylegesse gümüş madalya kazandı. Ne demeli ki, alkışlamalı bir kez daha...

30 Temmuz 2010 Cuma

Akordiyon Sesi




Hayatımda bir sahne var, hiç aklımdan gitmez. Bir film sahnesi gibidir; kısa ve özdür ama. Bir şarkı, bir şiir gibidir, çok şey anlatır. Kalbime doğru akan en güzel duygulardan birini yaşadığım andır. Belki anlatınca büyüsü kaçacak ama olsun, ben anlatacağım.

İzmir'de ılık bir bahar akşamıydı. Evin içine denizden esen meltem doluyordu. Balkona çıkıp denize bakıyordum arada, yerinde mi diye belki de. Bir ara içeri girdim, dolandım hatırlamadığım bir nedenle. Sonra birden bir ses çalındı kulağıma, durdum, dinledim. Kalbime kan gittiğini sanki o an, hissettim. Notaları duyunca vücudum tepki gösterir benim, yine öyle oldu. Dışarıdan akordiyon sesi geliyordu. Biri neşeli neşeli bir melodi tutturmuş, notalara can veriyordu. Koşarak çıktım balkona, sesin sahibini görmeliydim, o sesi duymamı sağlayan elleri görmeliydim. Kim dokunuyordu o tuşlara sahi? Çıktım balkona, güneş batmak üzere eğilmişti çatıların üstüne doğru, gözlerimi kamaştırıyordu. Sokak boyunca dizilmiş palmiye ağaçlarının arasında elinde akordiyonuyla o sarışın çocuğu gördüm o an. Elinde kırmızı akordiyonu, balkonlara baka baka çalıyordu şarkısını. Yüzünde kocaman bir gülümseme vardı, daha önce görmediğim türde bir sevecenlikteydi. O kadar yüksekte olmama rağmen deniz rengindeki gözlerini seçebiliyordum. Öyle güzel gülümsüyordu ki, notaların verdiği hazdan, mutluluktan gözleri parlıyordu. O güne kadar ne o kadar güzel ezgiler duymuştum, ne de o kadar güzel bir mutluluk resmi. Sokaktan geçip gidene kadar dinledim şarkıyı. Çok güzel çalıyordu, o an her şey çok güzeldi. Sonra giderek uzaklaştı şarkı, şimdi başka bir sokağa mutluluk yaymaya gidiyordu akordiyoncu çocuk. Her şey bir film sahnesi gibiydi sanki. Gerçekten, öyleydi ama. Biliyorum, siz o anı benim kadar net canlandıramayacaksınız ama inanın bana, o anı yaşamanızı isterdim. Akordiyon sesine o an aşık oldum ben, inanın isterim.

Akordiyoncu çocuk şimdi nerelerdedir bilmem ama, o akşamüstü hayatımda bir iz bıraktığı için, beni bir an olsun gerçekten mutlu ettiği için, mutlu olmasını dilerim her daim. Notaların hiç susmasın akordiyoncu çocuk, sen hep çal e mi...

"Belki bir şarkının her sesinde, belki bir sahil meyhanesinde, belki de içtiğim sigaranın dumanısın...
 Bir yıldız gökte kayıp giderken, ıslak bir yolda yalnız yürürken, bambaşka bir şeyi düşünürken aklımdasın..."

23 Temmuz 2010 Cuma

Mikrofona Konuşmak




Herkesin bir hayali vardır geleceğiyle ilgili, yapacağı mesleğe dair hayaller kurar. Çoğu kişide değişkendir bu, ama gelin görün ki bende hiç değişmedi; çocukluğumdan beri yayıncı olmak istedim ben, program yapmak istedim. İstedim ki, anlatacak çok şeyim var, çok kişi dinlesin. İstedim ki, bu işi yapayım ama en iyisini yapayım, iyi olayım. Çocukluğumdan beri canlı yayın yapmak istedim ben, hiç doktor, öğretmen olacağım demedim, yayıncı olacaktım ben, koymuştum bir kere kafaya.

Üniversitede, eğitim sisteminin çarkında yuvarlanıp giden bir öğrenci olarak iletişim fakültesine giremedim, bir eşit ağırlık öğrencisi olarak sen sözel bölümden fakülte seçemezsin, puanını düşürürüz dediler, heves kırdıklarını zannettiler. İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'ne yöneldim usulca, eğitim şart ya hani, ama benim hevesim hiç kırılmadı, ben bu işi yapacağım dedim, yapacağım da. Bir kez de buraya yazayım, not düşülsün tarihe.

Bütün sene aklımdaydı; derslerime çalışırken, bir şeyler yazıp çizerken, izlerken hep aklımdaydı. Bu yaz artık yayıncılık sektörünün tozunu yutmalıyım, bir şeyler yapmalıyım diye. Buralarda işler nasıl döner, nasıl olur; tamam ben yapacağım diyorum ama gerçekten yapabilecek miyim bakalım, görelim dedim. Yaz geldi, baktım ki önümde kocaman bir 3 ay var, bundan daha iyi bir zaman olamaz, ya hep ya hiç dedim, geldim Çorlu Fm'e.

Çorlu Fm, Çorlu ve çevresine yayın yapan bir radyo kuruluşu. Bugün, kullandıkları sistem ulusal radyolarda kullanılan ve yerel radyolarda pek görülmeyen bir yayın sistemi. Bu yüzden Çorlu Fm, bölgenin önde gelen radyolarından. Tabi diyeceksiniz ki, "kuzguna yavrusu şahin görünür" ama öyle değil işte, inanın son derece objektifim. Gördüm, ölçtüm, tarttım, biçtim, yorumumu da öyle yazıyorum buraya.

Radyoya geldiğimde önce reklam seslendirmeleri, siteye haber hazırlama, reklam metni yazma denemeleri, albüm yorumları yazma, müzik dosyalarını sisteme uygun hala getirme, çeşitli müzik programlarını kullanma gibi birçok şeyi yaptım. Canlı yayını yerinde izlemek amacıyla stüdyoya girdim, yeri geldi yayında çalacak şarkıları hazırladım yayına. Bana güvenilip de teslim edilen her işi yaptım, öğrenmeye çalıştım. En önemlisi de "ben bu işi yapabilecek miyim?" in cevaplarını aradım orada, hala da arıyorum. Acaba yeteneğim var mı, bu iş bana uygun mu, hayatımı bununla sürdürebilir miyim gibi onlarca soruyla iç içeyim ama mutluyum. Tek tek cevaplıyorum sorularımı, kulağımda bütün gün bir müzik, en sevdiğim işlerden biri olan müzik hakkında konuşuyorum, düşünüyorum, her gün yeni bir şeyler öğreniyorum, tecrübe katıyorum kendime.

Günlerim bu şekilde dolu dolu geçiyorken, bir sürpriz oldu bana, büyük bir sürpriz! Program yapmama karar verildi. Bir istek programı olacaktı. Mesajlar gelecek, ben de mesajları okuayacak, programı sunacak ve şarkılar çalacaktım. İlk hayalim gerçekleşecekti yani; radyo programcısı olmak!

Oldu da, bir program yapıyorum şimdi, hayalimi gerçekleştiriyor, tecrübe kazanıyor, mutlu oluyorum. Canlı yayın heyecanı yaşıyorum, karşımda bir mikrofon, pot'u kaldırınca sesimi alıyor, nefes alsam herkes duyuyor, mikrofona konuşuyorum, bilmediğim bir sürü insan var beni dinliyor, çaldığım şarkıları dinliyor. Evet, belki çok küçük, basit bir şey, belki de kimseler dinlemiyor beni ama olsun, hayalimi gerçekleştiriyorum ben, varsın öyle olsun. Her gün, kimse dinlemiyormuşçasına alçakgönüllü, herkes dinliyormuşçasına coşkulu ve heyecanlı giriyorum yayına. Biliyorum ki, bu bir başlangıç. Biliyorum ki, önümde upuzun bir yol var. Biliyorum, bir gün bu işi yapacağım, iyi bir yayıncı olacağım, herkes izleyecek, dinleyecek beni; ama en iyisi olacağım o yüzden herkes bilecek beni. İşimi iyi yapmaktan başka derdim olmayacak, ekranda, radyoda tüm kızdığım, eleştirdiğim yayıncıların hatalarını yapmayacağım, sevdiğim duayenler kadar saygı duyulacağım güne kadar, bu yolda yürümeye çalışacağım. Hayat bu ya, olmazsa da en azından denedim, olmadı deyip, pişmanlığın esamesini bile okumayacağım.

O güne kadar beni destekleyecek olan herkese teşekkürü bir borç bilirim. Yayıncılık, asla tek kişilik bir iş değil, destekleyenler olduğu sürece var olunacak. O yüzden, ilk adımını atmış bir bebek heyacanında ve mutluluğunda olduğum şu günlerde, yorumlarıyla, mesajlarıyla konuştuğum herkese teşekkür ediyorum.

Bir gün herkesin hayalini gerçekleştirebilmesi dileğiyle...

Not: Oldukça yoğun olduğum şu günlerde, bloga yazı yazamamaktan dolayı üzgünüm açıkçası. Ama her zaman aklımda, her gün kontrol etmeye çalışıyorum, hiç bırakmadım, devam da edeceğim. Yazmayı da özlemişim hani, uzun yazmışım fark etmeden, sıktıysam affola...

İstek Hattı Devrede hafta içi her gün saat 13.00 - 15.00 saatleri arasında Çorlu Fm'de!


LinkWithin

Related Posts with Thumbnails

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı