Bir gün bir şey gelir, tüm hayat enerjinizi alır, sizi ortada bırakır ya; bugün de öyle bir gün. İçim bir garip; günlerdir, aylardır, hatta yıllardır sindirmeye ve iyiye inanmaya çalışıyorum. Bir gün dünyada savaş bitecek, açlık bitecek, katliamlar bitecek; insanlar bu kadar kötü olamaz diyorum. Her gün iyiye inanmaya çalışıyorum. Ama genç insanların roketatarlarla, mermilerle, mayınlarla öldürülmesini hazmedemiyorum. Beyaz bayrak taşıyanların kara kurşunların hedefi olmasını anlayamıyorum. Hiç günahsız doğanların, günaha bulanmış ellerini görmek istemiyorum, ağır geliyor. Kimse zulüm için doğmamıştır bu dünyaya, biliyorum. Zalimler hangi dünyadan gelir? Dili, dini, ırkı var mıdır? Zalim, neden zalimdir? Bilemiyorum.
Çok acı gördü bu topraklar. Savaştan çok savunmak uğruna değerlerini, çok çok öldü. Barış da vuruldu çok defa, kan kaybından ölmek üzere artık. 21. yüzyıl diyoruz ya hani, her şeyin çaresinin yavaş yavaş bulunduğu asır. Bir barışa çare yok sanırım bu dünyada. Birileri hep ölmek zorunda. Birilerinin ideolojisi için, birilerinin hayalleri bitmek zorunda. Zaferin başladığı yerde, aşklar, aileler, mutluluklar ölmeli. Kirli dünyanın bozuk düzeni. İnsanlar yaşamak için değil, öldürmek için adeta. Gördüklerimiz korkunç, ağır; geleceklerimiz belirsiz, kulaklarımız sağır.
"Ben bir ağacı, bir insandan daha çok severim." demiş Beethoven. Şimdi halimizi görüyor olsaydı, haklı olduğu için üzülüyor olurdu. Zira ben sevemiyorum artık, istemiyorum. Sevince acıtıyor. İnsanı sevmek hayalkırıklığı 21. yüzyılda. Her şey boş geliyor artık, " can, sıkıntı sınırında* "
Eurovision Şarkı Yarışması'nı izlerken, başka başka şarkılar geldi aklıma. Eskiden dinlediğimiz, müzik yapmanın daha değerli ve kutsal sayıldığı günlerden yeniden geçmek istedim. Çocukluğuma dönmek, hatta belki doğmadan önceki zamanlara yolculuk yapmak, zamanı geriye almak, çok geçer oldu içimden. Yenilere alışamamak her noktada bir düğüm oluşturuyor bende, çözülmesi zor. Yenileri sevmiyorum o kadar fazla, eskiler daha sıcak, daha özlenesi.
Güzel şarkılar deyince, bütünüyle güzel bir albüm gelir benim aklıma. Lokomotif olarak birkaç şarkının ön plana çıkarıldığı albümleri güzel olarak adlandıramıyorum artık, haksızlık ediyormuşum eskilere gibime geliyor. Albümün her bir şarkısı güzel olmalı, özel olmalı, özlenir olmalı. Yeniden dinlemek istemeli insan, eskimemeli aslında. Tarihler eskise de anlamlar taze kalmalı, sil baştan yenilemeli kendini.
Mest of Gündoğarken işte bahsettiğim bu albümlerden biri! İlhan Şeşen, Burhan Şeşen ve Gökhan Şeşen'den oluşan efsane grup Grup Gündoğarken'in "Best of" albümü. İçindeki şarkıların her biri şiir gibidir, her biri müzikal açıdan baş tacı edilesidir, altın değerindedir. Benim başucu albümlerimdendir, özeldir, güzeldir. 1998 yılından beri her daim severek dinlediğimdir.
Yaz Bulutları ile açılır albüm. "Şimdi bu dar yerlere sığılmaz gibi, düz maviler olmalı uçsuz bucaksız" derken, kendinizi mavileri isterken bulursunuz. Sonra hafifleşir, ağırlaşır biraz müzik, Hayallerimi Bırak çalınır kulaklara. "Bir roman kahramanı kadar güçlü değilim, biraz daha durursan yalvarıp ağlayabilirim" der sevgiliye açıkyüreklilikle. Sonra benim en sevdiğim şarkıya gelir sıra: Gibi Gibiyim. "Sıcak geceler gibi al beni kollarına bu gece, dokunsalar ağlayacak çocuk gibiyim. Denizdeki dalgaların ucuna beni sal bu gece, her yeni gün doğacak çocuk gibiyim" derken tüylerim diken diken olur benim. Beni benden alır bu şarkı ve nerelere götürür bilemem... Ve sıra o hepimizin bildiği efsane şarkıya gelir: Rüzgar. Vasili Papageorgiou ile seslendirir İlhan Şeşen. "Bana esmeyi anlat, bana sevmeyi anlat. Bana esmeyi anlat, esip geçmeyi anlat" derken hepimizin anıları canlanır. Sonra neşeli bir müzik çalınır birden: Yol Aldım Sevdalardan. "Yol aldım sevdalardan kendimi bulmak için, şarkılar türküler söyleyip yanmak için" der gitarın tellerine vururken. Yazın sonu, serin bir sonbahar akşamını tasvir eden enfes bir şarkı gelir sırada: Bir Yaz Daha. "Bir yaz daha umutlar, umutsuzluklar gizlice, biraz daha doyumsuz, biraz daha aşklar ümitsizce" Ve sırada yine bilindik bir şarkı, bir klasik Ankara'dan Abim Geldi vardır. "Ankara'dan abim gelmiş, evde bir bayram havası, annem babam beni çok severmiş" der, ne güzel anlatır eski günleri. Sonra kimselerin pek bilmediği bir şarkıya gelir sıra: Beni Aldatma. Öyle bir şarkıdır ki, tınılarıyla, sözleriyle melankolik havasına çekiverir insanı: "Beni aldatma, beni söyletme, yalanları düşündürür gözlerin. Böyle şeyler hep olmaz ki, fırtınalar hava sakinken kopmalı" Ferhan Şensoy'un şiirindedir sıra, ne güzel bestelenmiştir: Yıldızlar Da İsterim. "Yıldızlar da isterim, süslü olsun gökyüzlerim" der Ferhan Şensoy, masal tadında. Sonra muhteşem bir müzikle Sarmaş Dolaş şarkısı başlar; bu da bayıldıklarımdandır. Dans etmek duygusu uyandırır insanda; bir de bağıra bağıra söyleme isteği nakaratı: "Sarmaş dolaş kollarımda olmanı bekleyemem, çünkü yoksun yoksun yoksun artık sen! Ben kendime yeter oldum, başka bir ben istemem, çünkü çoksun çoksun çoksun artık sen!" Sonra marş tadında bir şarkı gelir: Bahar Oldum. "Şenlendi bahçelerim, hüznüme virgül koydum. Bir başkayım bu akşam, şimdi ben bahar oldum." Ve son şarkı çalınır kulaklara. Herkesin bildiği siyah beyaz, yağmur altında dans eden çiftlerin görüntülerinin olduğu klip canlanır birden gözlerimizin önünde. Romantik bir vals şarkısıdır Sen Benim Şarkılarımsın. "Geçmiş değil bugün gibi, yaşıyorum hala seni, sen hep benim yanımdasın. Gündüzümde, gecemdesin, çalınmasın söylenmesin, sen benim şarkılarımsın"
Unutulmaya mahkum olmuş ezgilere inat, Mest of Gündoğarken hep hatırlanması, tozlu raflarda bırakılmaması gereken muhteşem bir albümdür. Ben hep dinlerim; isterim ki, siz de dinleyin...
Kısa sürede önce dünyada, ardından Türkiye'de zirveye yerleşen yeni sitemiz: Twitter! Vatana millete hayırlı uğurlu olsun, zira biz Türkler Twitter'ın suyunu çıkardık; Facebook gibi. Efendim, kısaca kendisinden bahsetmek gerekirse; bir hesap ediniyorsunuz, sonra başlıyorsunuz yazmaya, istediğinizi yazıyorsunuz, saçmalayabiliyorsunuz hatta, tabi yazarken 140 karakter zorunluluğunuz var, yoksa yeniden 'twit'lemek zorunda kalıyorsunuz. 'Twit'lemek dedim de, hemen ondan da bahsedeyim; Twitter'ın adı 'tweet' kelimesinden geliyor. 'Tweet' İngilizce'de cıvıldamak, ciklemek anlamında kullanılıyor. Yani 140 karakterlik ekranda bir nevi cıvıldıyorsunuz, şuraya gittim, şöyle yaptım, şunu düşünüyorum diye. Tabi bunların çoğu bir saçmalık. Gittiği mekanı, oturduğu kişileri yazıp, bir de resim koyan ünlüler gelmeden önce sakindi Twitter. Daha rahattık biz sanki, ne zaman ünlüler akın etti, Twitter da bir garipleşti. Gerçek yüzlerini tanıdık bir nevi, kim akıllı, kim aptalmış şimdi daha iyi ayırabiliyoruz.
Twitter'ın en kullanışlı yanı yeni yazarlar keşfetmek ya da sevdiğiniz yazarları, gazetecileri, program yapımcılarını, oyuncuları takip edebilmek, bilgiye kolay erişebilmek. Ben Twitter sayesinde hem birçok blog yazarını tanıdım, hem de Aklına Mukayyet'in reklamını yaptım. Tüm bunların haricinde, anlık mesajlaşmalarla dertlere acil çözümler bulmak, fikir alışverişinde bulunmak için ideal bir site. Bir nevi hayatınızın akışının günlüğü. Günlük tutmayı sevenler, düşüncelerini uzun yazılar yerine, kısa cümlelerle paylaşmayı sevenler için vazgeçilmez bir site halini aldı gibi Twitter. Ulaşmayı hayal edemeyeceğiniz dünya starlarının da Twitter hesapları olduğunu söylemeden geçmeyelim. Twitter gerçekten iletişim aracı olarak, dünyanın önde gelen birçok sitesini solladı.
İşte Twitter kısaca böyle bir şey. Yazı yaz, paylaş, fikir alışverişinde bulun, günlük tut konseptli bir paylaşım sitesi. Ünlülerin akın etmesi, ünlülerin özel hayatından bir şeyler kapabilmek için medyanın aşırı ilgisi ve sürekli haberlere konu olarak gündemden düşmemesi Twitter'ı zirveye taşıyan olaylar zinciri aslında. Yoksa sitenin yaratıcılarının bu kadar kısa sürede böyle aşırı bir ilgiye maruz kalacaklarını tahmin ettiklerini sanmıyorum. Kaldı ki site bir süre önce aşırı yüklenmeden sürekli hata verir olmuştu. Site yöneticileri kısa sürede toparlandı ve zirvede olmanın keyfini yaşamaktalar muhtemelen. Sanal dünya sürprizlerle dolu, bunu defalarca gördük. Twitter da yeni sürprizimiz. İyi cıvıldamalar!
Yazın gelmesinin tek kötü yönü belki de, sonbahar-kış sezonundaki gibi kaliteli sinema ve televizyon projelerinin olmayışıdır. Medya patronları, sinemacılar, yaz gelince, herkes sanki 7/24 tatildeymişçesine davranırlar; alın bu kıytırık programlarla, dizilerle, filmlerle idare edin, derler bir nevi. Hal böyle olunca, mayıs ayı geldi mi önce ligler biter, futbol, basketbol, voleybol vs. heyecanı sona erer, ardında bir bir sevdiğimiz diziler veda eder ekrana. Bir dahaki sezon dönüp dönmeyecekleri de meçhuldür çoğunun ama yine de yarin yolunu bekler gibi bekleriz; sonbaharda dökülen yaprakların altında buluşmak sözüyle...
Aynı adlı romandan televizyon dünyasına taşınan The Vampire Diaries, ilk birkaç bölümde seyirciyi yokladıktan sonra hızlandı, atak yaptı ve kısa sürede iyi bir izleyici kitlesi elde edip CW'nin en sevilen dizilerinden biri olmayı başardı. Sinemada tozu dumana katan Twilight serilerinden sonra vampirlerle ilgili projeleri seven ve nefret edenler olarak izleyiciler ikiye bölünmüşler gibi duruyor. Diziyi izlemeyen kitle de zaten önyargılı olanlar. Ne yazık ki ben bu görsel şölene kayıtsız kalamadım ve vampirlerin büyülü dünyasına kendimi bıraktım. The Vampire Diaries sezon finalini geçtiğimiz perşembe 22. bölümüyle yaptı. Sezon finali kelimenin tam anlamıyla bir görsel şölendi ve ardında bir sürü soru işareti ve heyecanlı izleyici bırakarak yeni sezonda buluşmak üzere veda etti. Ben kaçırmayın derim; çünkü dizi sadece konusu açısından değil, aynı zamanda müzikleri açısından da ilgi çekici. Bilindik vampir özellikleri burada da işleniyor ama özgün hikayesi masalsı bir anlatımla oldukça iyi bir televizyon dizisi haline getirilmiş, tavsiye ederim.
CW'nin kıdemli dizilerinden biri daha: Supernatural. Ha bitti, ha bitecek derken yapımcılar ve kanal, 6. sezona devam etme kararı aldı. İyi de oldu aslında, henüz Winchester kardeşlere veda etmeye hazır değildim; ki eminim bütün Supernatural sevenler de benim gibi düşünüyorlardır. Sam ve Dean Winchester kardeşler, anne ve babasının yolundan gidip dünyadaki ne kadar ucube, hayalet, yaratık varsa onları avlamaya, insanlığı kurtarmaya and içtiler. Tabi bu tipik korku filmlerini aklınıza getirmesin, onlardan çok daha güzel, çok daha içe işleyebilen ve görsel efektler açısından çok daha kaliteli. Sezonların ilerlemesiyle işler biraz daha karıştı ve basit yaratıklardan, hayaletlerden çok dini meselelere el attılar; şimdi çok daha heyecanlı bu yüzden. Sezon finali de önemli ve oldukça heyecanlıydı. Winchester kardeşler bir yol ayrımına geldi, 6. sezon şimdi çok daha iyi olacak gibi duruyor. Fantastik hikayelere benim gibi bayılanlar için tavsiye edilir.
V'den, nam-ı diğer The Visitors'tan daha önce ayrı bir yazı olarak bahsetmiştim. 18 Mayıs'taki etkileyici finaliyle V, ekranlara veda etti. Dönüp dönmeyeceği başta belli değildi, önce birkaç bölüm yayınlandı, sonra ara verildi, gelen reytinglerden sonra devamına karar verildi ve 12. bölüme kadar gelindi. Uzaylılarla insanlığın imtihanı 89' yılında ekranlara gelmişti ilk defa. Ziyaretçiler adıyla Trt'de de yayınlanmış, büyük bir ilgi görmüş, bazı kült sahneler izleyenlerin aklına kazınmıştı. Yapımcılar yeniden çekme kararı aldıklarında, eskisinin tadını bulamayacaklarını ancak yeni çekim teknolojileriyle diziyi daha farklı bir boyuta taşıyabileceklerini düşünüyorlardı ki nitekim de öyle oldu. V, en az eskisi kadar etki yaratmış vaziyette dünyada. Abc bu yüzden de yeni sezonda devam etmeye karar verdi, bizleri sevindirdi.
Gossip Girl, son 3 senedir Amerika'nın en çok izlenir dizilerinden biri olmayı başardı. Diziyle aynı addan uyarlanan romanın New YorkBestseller seçilmesinin de buna katkısı oldukça büyük tabi ki. Skandallarla dolu Doğu Yakası, zengin hayatlara ve zengin New Yorklu gençlerin oyunlarına konu olmakta. Entrika, aşk ve heyecanla örülü olayları, dedikoducu bir kızın tüm sırlarıyla ortaya çıkarmasıyla birlikte işler her sezon daha fazla karışmakta. Gossip Girl, dünyada çok izlenmekle kalmadı, kendine ait bir moda yarattı. Diziyi izleyenlerin çoğu, modayı takip edebilmek için izlediğini itiraf ediyor. 3. sezon finaliyle Gossip Girl, ekrana veda etti. Oldukça heyecanlı geçen 22. bölümün ardından, eminim herkes benim gibi merakla 4. sezonu beklemeye koyuldu. Chuck Bass, Blair Waldorf, Serena Van Der Woodsen, Dan Humphrey, Nate Archibald ve diğerlerini bakalım gelecek sezon yine ne entrikalar bekliyor.
Eee, her güzel şeyin bir sonu vardır demişler. Biz de dişimizi sıkıp, yeni sezonlar için sonbaharı beklemeye devam edeceğiz. Bu arada, yaz için birkaç proje vardır belki mini dizi tadında, ki geçen sezon Harper's İsland 13 bölümle beni benden almış, yazıma renk katmıştı. (şiddetle ve ehemniyetle tavsiye ederim) Bu yaz da böyle güzel birkaç proje bekleriz izleyenler olarak. Evet, yeni sezonda, sonbaharda, sarı yapraklarla görüşmek dileğiyle...